4 Aralık 2012 Salı

Issızlaşıyorum,


Yabancı sanki çevremdekiler...
Bir pazar muhbbetinden kalmış samimiyet
Sanmıştım ki kalabalıklaştım olduğum yerde..
Sanmıştım ki bizleştik ben ve senden...
Meğer varmış ufak da olsa bizden gayri sen 
Belki de ben...

Sakın daha fazla gitmeye kalkma benden
Birlikte ıslanalım yağmurda,
Birlikte kayıp düşelim buzlu yollarda.
Razıyım ben... 
Yeter ki etme beni mahrum, inandığım yalanlardan..

Yine de illa gideceksen
Biliyorum ,sen gitmezsin de 
Olur ya Gitmek kalırsa geriye
Yine de beni güzel hatırla 
Başkasını sevme benden daha fazla...

Ama yine de gitme benden
Sensiz kalamam ki bu şehirde
Solarım ben...
Nefesim kesilir
Sonra kaybolurum.

İnanmıyor musun bana
O zaman sor yıldızlara,güneşe
En iyi onlar bilir bendeki seni
En çok onlara anlatıırm çünkü

Benden fazla kimse sevemez seni
Benden fazla kimse yakışmaz yanına
Kimse ...
Senden başkası olmaz bana ...

6 Kasım 2012 Salı

10 güne tamamlanan tatil...

Bu bayram tatilini 5 gün rapor alarak 10 güne bağlayanlardan oldum ben de. Cumartesi günü ehliyet sınavım olduğundan pazar gününe almıştım uçak biletimi. Ehliyet sınavım fena geçmedi. Şimdilerde elim satılık araba ilanlarına gitmiyor değil. Neyse Pazar günü Van'dan İstanbul'a olan uçağıma binmek üzere Van'a gittim. Uçağım bir saat gecikmeyle kalktı. 2 saat sonra Sabiha Gökçen'deydim. Bu sefer pek de heyecanlandırmadı beni o güzel İstanbul. Her zamanki gibi işi başından aşkındı. Peki neden İstanbul'a uğradım. Biraz işlerim vardı hem de bir İstanbul havası çekmek istedim sonbaharda içime. Kadıköy sokaklarını adımladım tıpkı eski günlerdeki gibi. Akşamleyin bir sokağa oturup kahvemi yudumlarken sohbetlere daldım. Beşiktaş iskelede kahve içtim yeniden. Vesselam güzel geçti İstanbul'da günlerim. Sonraki durak topraktı. Bayram sabahı indim Osmaniye'ye. 4 gün bayram boyunca ev sürekli gelen gidenle dolu idi. Onlara kahve yapan şeker kolanya tatlı ikram eden ,tam bir bayram kızı modundaydım. Yalnız bir şey beni çok etkiledi bu bayramda. Bebekliklerini hatırladıklarım ergenler gördüm. Yani yaşlandığımın belirtisiydi bu da. E 23 yaşındayım bugüne bugün.. Bi zamanlar çok uzaktı bu yaşlar. Şimdi 23 gün gelecek 34-38-40-50... tabi Allah ömür verirse. Bayramın son günü artık Doğubeyazıt'a dönme vaktiydi. Uzun bir yolculuk sonrası pazartesi sabah gelmiştim evime. Haritaya baktığımda tam bir üçgen çizmiştim. DB'dan İstanbul, İstanbul'dab Osmaniye ve yeniden DB. Artık daha bir benimser olmuşum burayı ki, eve geldiğimde kendimi çok huzurlu hissettim. Dünyanın en rahat yeri benim için evim. Evim de DB'de ise seviyordum burayı. Burayı seviyorum buradaki dostlukları seviyorum, çocuklarımı seviyorum, mesleğimi seviyorum ama 4 yıl burda yaşamak düşüncesini sevmiyorum. 4 yıl ciddi bir süre insan hayatı için. Üniversite de geçirdiğim zaman dilimi içerisinde ne kadar çok şey yaşadım, şöyle bir düşününce. Ama şu da var ki insan sevdikleriyle olduktan sonra mutlu oluyor ve mutluluğun olduğu yerde zaman da hızlı geçiyor.

21 Eylül 2012 Cuma

Bi tane uçan balonun ucunda rüzgarın estiği tarafa doğru yol alsam, masmavi bulutlarla karşılaşsam. Masmavi bulutların üzerinde başka balonlu insanlara rastlasam. Yorgun düşen insanlara ben gibi...

17 Ağustos 2012 Cuma

Herkes neyin peşinde?

İçim sıkılıyor... İnsanların kendilerini sütten çıkmış ak kaşık sayıp, başkalarına ver yansın ettikçe içim daralıyor. Hatta tiksinmiyor da değilim, hemen o ortamdan ayrılmak ya da yaptığının yanlış olduğunu söylemek istiyorum. Başkasının açığını aramak ya da hiç açığı yokken ona kulp takmak. Anlamıyorum gerçekten bundan ne zevk aldıklarını anlamıyorum. Ne kadar çabuk kınayabiliyorlar birbirlerini ne çabuk yargılayıp eleştiriyorlar. Bu kadar basit mi karalamak insanları.
Hem senin yanlışın başkasının doğrusu olamaz mı? Bir kişinin kimseye zararı olmadan istediği gibi yaşamasının neresi yanlış? İstediğini yer, içer, giyer, istediği yere gider! KINAMAK!!! Hem de oturduğu yerden boş yere sallamak ne kolaydır değil mi? Yazıklar olsun böyle insanlara...

Ben bir insanı bana olan tutumuna göre değerlendirmem... Zayıf, savunmasız bir varlığa karşı tutumuna bakarak anlarım... Çünkü insanlığın öyle çirkin bir yüzü var ki; güçlüysen sana gülen yüzlerden ve zayıfsan selam vermeden geçenlerden ibaret... Giderek kirleniyordu dünya hem de hızlanarak kirleniyordu.

7 Ağustos 2012 Salı

Facebook!

Ya anlayamıyorum şu sosyal medyadaki çabaları. İnsanlarımızın amaçsız olmadıklarını görmek güzel ama diğer yandan amaçlarına bakınca önce gülüp, sonra üzülüyorum.
Ben bir facebook kullanıcısıyım, 23 yaşında. Yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum.

Bu facebook insanları bunalıma sokuyor bence. Akılları fikirleri profil fotomu yandan mı ceksem önden mi? Nasıl gülsem ki :P Dudağımı büzsem azıcık? Yok yok en iyisi bir tatile gidip, facebook albümlerime bir albüm daha ekleyim? Mutluluk pozları vereyim kameralara. Arkadaş listem!!! Aman Allah'ım bu ne böyle??? Hemen birilerini eklemeliyim, biraz kabarık görünsün. Biraz da entel sayfalar begeneyim. Aaa şekerim hadi ama beğensene iletimi!

İnsanlar sürekli en güzel ve mutlu hallerini paylaşıyor profillerinde. Hiç olmadıkları kadar mutlu, sorunsuz bir hayatın sahibi gibi duruyorlar. Profiline bakan her insan ona imreniyor sonra. Ne kadar güzel, ne hoş, çok yakışmış, sürekli gezmelerde ...vs gibi cümlelerle iç geçirenler, düşünüyorlar. Herkes mutlu , bir ben mutsuzum.
Halbuki YOK öyle bir Dünya! Herkes profilindeki kadar mutlu ve samimi değil. Orda sarfettikleri sevgi sözcüklerini gerçek hayatta ağızlarından duyamazsın. Ya da listesindekilerin bir çoğuna yolda gördüklerinde selam bile vermiyorlar! Onların da hayatı senin gibi işte! Sorunları var, onlar da aldatılmış, kilo almışlar, beş parası kalmamış...vs.. Yani 7/24 mutlu değil kimse, tıpkı senin gibi. Bugün gülüyorsa, yarın ağlayabiliyorlar. O yüzden hayatının kıymetini bil ve başkalarına bakmadan sonuna kadar yaşamaya devam et onu ;)

Bir de küçük bir rica yarın birgün sevgilin, nişanlın, kocan falan olursa nolur ortak facebook açıp ismini de leyla-kamil bla bla bla , gamze-hüseyin bla bla gibi şeyler yapma. Bu aralar onlara gerçekten uyuz oluyorum da:))

5 Ağustos 2012 Pazar

Bir avuç su...

Bir avuç suya benziyordu.Sürekli akmak isteği vardı en ufak bir gevşeklikte.. Onu avucunda tutmak isteyen, taviz vermemeliydi en ufak bir boşluğa parmaklarının arasında. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar bir gün bir yerde yorulup gevşediğinde parmaklar yavaş yavaş damlayacaktı. Geri toplamaya uğraşma onu damladığı yerden, çünkü hiç bir zaman eski duruluğunda olmayacaktır. Her şeye rağmen kaybetmek istemiyorsan onu, yapılacak tek şey onunla damlamak olacaktır. Bunu göze alamıyorsan, uzak duracaksın sudan ya da içeceksin onu kana kana, henüz damlamadan.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Mutluluk...

Bir şeyi güzel yapmak da onu çirkinleştirmek de senin elinde. Elindekilerin kıymetini bilmek bilmemek de senin elinde. Mutluluk tıpkı su gibidir. İçerken düşünmezsin yokluğunu. Israf edip yokluğunun kokusunu aldığında anlarsın ne kadar değerli olduğunu. Bu yüzden sahip olduğun tüm mutlulukları tanı,yüzleri çamur içinde olsa da tanı onları. Yarın bir gün uzaktan el sallarken keşke dememek istemiyorsan, sıkıca tut ellerinden mutluluğun ve sahip çık ona.

Sevgisine sahip çıkmalı insan, harcamamalı öyle kolayca mesela. Dillendirmemeli öyle her yerde. Bazen inanmasak da öyle olduğuna, bu dünyada sevginin gücüdür en büyük olan.

Bazen düşünmeden edemiyorum, hızlı mı tüketiyoruz bazı şeyleri bir anda. Sonra diyorum ki an gelmişse, sorgulamadan sadece bırakmak lazımdır an'a kendini.

Birden çıkar karşına ve gülümsersin sadece anlamını bilmeden gülümseye kalırsın karşısında ve zamanla anlarsın o olmadan eksik kalacağını. O zaman anlarsın geri kalanların yalan olduğunu ve tutarsın ellerinden hiç bırakmamacasına...

13 Mayıs 2012 Pazar

Anne...


Anneler günü diye bir şeyi kabul etmiyorum diyenleri biraz sivri fikirli buluyorum. Anneler gününün kökenini araştırdığımızda antik yunanlıların, yunan mitolojisindeki tanrıların annesi olarak kabul edilen Rhea onuruna ilkbahar festivallerinde kutlamalarıyla başlamış. Yani çok eski bir geçmişi var bugünün.

- Annemizi her gün arıyoruz, onu her gün seviyoruz! diyenler var. Evet her gün annesi ile konuşanlardan biri de benim. Ama dünyada bazı insanlar var ki meşguliyetleri başlarından aşkın ve annelerine bir telefon açıp halini hatırını sormayı erteleyebilirken, diğer işlerini asla ertelemeyenler. Çünkü annedir, kırılmaz, anlaşyışlı ve sevgi doludur. Anneler en hassas varlıklardır. Kırılmadıklarını düşünürüz bizler ama onlar hep saklarlar hüzünlerini sırf biz üzülmeyelim diye. İşte annelerine zaman ayırmayı bir lüks olarak gören insanlar için iftar vaktidir en azından anneler günü. Varsın kapitalist dünyanın reklam kokan hareketleri olsun.

Annelik... Ne mucizevi bir şey öyle! Herkesin hatta hayvanların bile kolayca sahip olabileceği bir sıfat, diğer yandan da her anne için bir o kadar özel. Nasıl bu kadar kolay anne olunabilirken, herkes için ayrı bir umman gibi görülebilir annelik... En güzel yavru onundur, dünyanın en güzel kokusuna sahiptir kollarındaki şey. Onun yüzünden dengesi, kimyası bozulur. Geceleri gündüz,gündüzleri gece olur. Kendi açlığını, tokluğunu ve yaşantısı ikinci plandadır. Yaşamın merkezi değişmiştir artık, özgür bir hayatı iade edip adanmış bir hayatın sahibesi olur.

Bu kadar fedakarlık, düşününce korkunç gelir bir insana. Bir kere gelinen bu dünyada yapılacak, yaşanacak o kadar çok şey varken, hepsini elinin tersi ile itip, anne olmak... İnanılmaz geliyor. Bu fedakarlık başka kim için yapılabilir. İşin ilginç tarafı ise bu kadar eziyete, "eziyet" demezler onlar. Offf bile demezler. Nefes alış verişleriyle yaşarlar yavrularının, onların yedikleriyle doyar karınları ve kokularına bağımlıdırlar, bir alkol bağımlısından daha güçlüdür onların tutkuları. Dünyanın en mutlusu sayarlar kendilerini. Yıllar sonra o can parçasının kendi düşünceleri, zevkleri, görüşleri, idealleri oluşur. Yüksek ihtimal de farklıdır anneninkilerden ve çatışırlar. O kadar fedakarlık yaptığı bir zamanlar her şeyiyle aciz olan o küçük bebek , ben gidiyorum diyebilir, dünyanın başka bir yerinde yaşamak istiyorum diyebilir. Ve onu seven o fedakar kadın ne kadar ısrar etse de karşı koyamaz küçüğünün hayalleri peşinde yaşamasına ve uçmasına izin verir. Zaman zaman tıpkı mini mini bir kuş şarkısındaki gibi "KUŞ" gelir pencereye konar. Annesi alır onu içeriye, doyurur sıcak bakışları ve kocaman yüreğiyle sonra yine uçurur kuşunu.

O kuş bilir ki hep o pencere açıktır ona. Ne zaman kanadı kırılsa, ya da yolunu şaşırsa o pencereye gidip konar ve hiç bir zaman geri çevrilmeyeceğini bilir. Ta ki bir gün pencere kendiliğinden kapanana kadar...

Canım annem! Anneler günün kutlu olsun benim meleğim. Bugün bana inşallah birgün sen de anne olursun dedin ya! İnan ben senin kadar cesur değilim...

10 Mayıs 2012 Perşembe

Yatış!

Bugün evde yatışımın 2. günü. Sıkıldım mı? Hiç sıkılmadım, özlemişim kendimle başbaşa kalmayı. İnsan giderek kendini tanırmış ya, ben de şunu öğrendim kendimden yana. İnsanlarla vakit geçirmeyi, farklı yerlerde bulunmayı seviyorum ama bunun bir sınırı var bende. Bu sınırdan sonra kendimle başbaşa kalmazsam dengem kayboluyor. Kendimle başbaşa kalınca yapmaktan hoşlandığım 3 şey var. Okumak, yazmak ve yemek yapmak. Bugün Elif Şafak'ın İSKENDER adlı romanını bitirdim. Kitaba başlarken, konusu hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Kitap okutturuyor kendini ama beklentimi çok yüksek tuttuğumdan olsa gerek bir AŞK ya da SİYAH SÜT kadar çarpmadı beni kitap. Ama kalemi ve anlatımı beni çok etkiledi. Tıpkı profosyonel filmlerde olduğu gibi sonu başta veriyor, e ne heyecanı kaldı diyorsun. Sonra başta verdiği sondan farklı bir sonla karşılaşıyorsun.
Okunulası bir kitap ama dediğim gibi beklentiyi çok yüksek tutarsanız hayal kırıklığı yaşarsınız. Şimdi Amin Maalouf'un Doğu'nun Limanları adlı bir kitaba başladım. Başlangıç umut vadediyor. Sonrasından haberdar ederim yine:)

Bugün içimde bir mutluluk var. Sebebini biliyorum sanırım. Emniyet müdürlüğünde pasaport büro amirliğine uğrayıp, gerekli belgeleri öğrendim ve yarın 10 yıllık pasaport başvurusunda bulunacağım. Bu bir başlangıç olduğu için mutluyum sanırım.

Mutlu olunca yemek yapmayı çok seviyorum. Şimdi ocakta yemek, elimde blogum yazıyorum işte :) Bu arada eğer dövme ile sebzeli pilav yapıyorsanız. 1 e 5 oranında su kullanın sonradan ekstradan su koymak zorunda kalıyorsunuz yoksa. Ben bu hatayı yaptım, siz yapmayın :)

3 Mayıs 2012 Perşembe

Cümleler diyorum...

Çok mu benzer oldu birbirine? Aslında hiç konuşmadan anlatabilecekken kullanır olduk sözleri.. Ve kaybettik birbirimizi. Ellerim diyorum, uzandığında ulaşamıyor sana. Gece yaklaşıyor ve korkuyorum el yordamı ile aramaktan seni. Ya bulamazsam, teğet geçersen hayatımdan? Her şeyi göze almışlığın verdiği bir güç geliyor biniyor kollarıma ve asileşiyor düşüncelerim.

27 Nisan 2012 Cuma

İyi ki

Öğretmen olmuşum!
Çocuklar... Hepsi bizim çocuklarımız değiller miydi? Şu an yatağımın yanı başında duran güle bakıyorum, daha önce hiç bir gül bu kadar anlamlı olmamıştı benim için. O gül... Bir köy çocuğunun belki de son harçlığı ile bana aldığı...

7. sınıflardan bir öğrencim, öğretmenler odasında otururken beni dışarıya çağırdı, çıktım. Elinde bir tane gül "Hocam, sizi üzdüğüm için özür dilerim." diyordu. Gülün yanında bir tane de özrünü yazılı olarak ifade eden bir mektup vardı. Oysa ben çoktan unutmuştum beni üzdüğünü. Zaten derslerle ilgisi olmayan bir çocuktu. Diğer öğretmenlerin tabiriyle işe yaramaz,tembelin tekiydi.Çok duygulandım, bu davranışının karşısında. Demek ki yüreğine ulaşmışım, diğer öğretmenlerin işe yaramaz tembel dedikleri çocuğun.

Çok iyi matematiği olması gerekmiyor. Ben ona sevgi adına küçücük bir şey öğretebilmişsem daha ne isterim. İşte bu yüzden bugün, öğretmen olduğum için çok mutlu oldum. "Bu meslek bana göreymiş" dedim. Kalbim gülümsedi. Tüm olumsuzlukları unuttum.Sevmek lazımdı onları. Tek istedikleri bu benim güzel çocuklarımın. Ne garip içimde küçük bir kız yaşadığından çok eminken, onların karşısında kendimi abladan ziyade anne gibi hissetmem. Ben çocuklar hep gülsün istiyorum. Hepsi bu!

Bazıları vardır ya! İyi öğretmen olmak için Allah yarattı demeden dövmeyi maarifet bilen.Otoriteyi sopayla elde tutanlar hani! Elimde değil üzülüyorum, yüzüm düşüyor hemen, canlarını yakınca birileri.
Doğru, haklılar! çocukların değişmesi gerek, güzele, iyiye, doğruya yönelemeleri lazım. Ama bu meziyetleri kazandırırken durduğun çizgiye bak! Bu elmayı yemek yasak diyorsun, bir yandan da elma yiyorsun ! Olacak iş mi öğretmenim? Bana yüksek sesle konuşma, arkadaşına hakaret etme diyorsun! Ama önce sen bize öyle davranıyorsun. Ben seni anlamıyorum ve bocalıyorum öğretmenim. Sonra korkuyorum senden. Hayal dünyamın genişliğinde oluşan soruları sana soramaktan korkuyorum, saçma bulacaksınız diye. Ve giderek hayallerim küçülüyor, ben büyüdükçe.

Bugün bu coğrafyanın ideolojisini konu alan bir tiyatro izledim. Bu konuyu başka bir yazıda ele almak fikrindeyim; ancak zamanında yapılmış hataların cezalarını çekiyoruz belki de şimdi. Bu hataların telafisi de yine bizim elimizdedir. Ve bu önce insanlık sonra da vatan görevidir. Yeni nesil bizlerin eseri olacaksa, vakit kaybetmemek lazım. Sevgi ekmek lazım, barış aşılamak lazım. Hem de hiç zaman kaybetmeden ...

18 Nisan 2012 Çarşamba

İçim Bayıldı!

Öğretmenliğin cilvelerinden birine bugün rastlamış bulunmaktayım. Geçenlerde müdür bey, beni odasına çağırdı. Müdürümüz Doğubeyazıtlı bir sınıf öğretmeni. Öğretmenler odasında adı pek iyi anılmamasına bir türlü anlam veremezdim. Mülayim, yeniliklere açık, ılımlı bir insancağız gibi gelirdi bana. Neyse bana bir çay söyledi. İçimden bin türlü senaryo geçiyor. Neden orda olduğumu düşünürken, memurluğun özlük haklarından başlayan bir giriş yaptı. "Haklarımızın korunması sendikalar tarafından gerçekleştirilir, biz de sizi sendikamızda görmekten mutluluk duyarız." diyordu. "Eğitim-birsen sendikalar içinde en çok sözü geçen sendikadır. Ve bir eğitim-birsen üyesinin sırtı Doğubeyazıt'ta yere gelmezdi. İşlerimi kolayca halletirebilirdim. Müdür Beyin anlatmasına göre Eğitim-Birsenli olmamak mümkün değildi. Çok makul geldi, o anlatırken; ancak yine de kendim de araştırma yapmadan ne evet diyebildim ne de hayır. Bir kaç öğretmen arkadaşa danıştım. Bana pek olumlu şeyler söylemediler.
Sonra internetten biraz araştırayım dedim ne ne değildir derken. Sendikalar memurların haklarını korumak üzere kurulan kuruluşlardır. Ancak zamanla bunlar siyasi kimliklere bürünürek, her sendika kendine özgü bir duruşa sahip olmuştur. Mesela Eğitim-Birsenli isen iktidar partidensin, eğitim-sen isen muhalefet,türk-eğitim-sen milliyetçi partidensin demekmiş.
Bu kadar küçük bir yerde bir grubun içine dahil olmak ne kadar doğruydu. Onu da geçtim, eğitim adına yapılan tek olumlu şey göremediğim bir iktidarın sendikasının üyesi olmak içime sinmiyordu. Pragmatist yaklaşmak gerekirse Müdür Bey'i dinlemeliydim. Ama zaten pragmatist bir halkın yüzünden bu hale gelmedik mi? İşlerim yolunda yürüsün de nolursa olsun diyen bir insan yığınının yüzünden eğitim sistemimiz de kırıklar oluşmamış mıydı? (çatlak değil kırık!)

Neyse, bir önceki yazımdan da anlaşıldığı üzere İstanbul'a gidip bir nefes almam gerekiyor benim. Yazılılarımı bitirip şöyle 1 hafta İstanbul havası çekmek istiyorum ciğerlerime. Düşünmek bile moral olurken, gerçekleştiğinde nasıl olurdu?! Müdür yardımıcımıza danıştım önce, rapor alıp gitmek için nasıl bir yol izlemem gerektiğini sordum. Benim ve müdür beyin imzasına bakar dedi. Müdür Bey ile konuşmamı söyledi.

Bugün müdür beyin yanına gittim. "Hocam size bir şey danışabilir miyim?" dedim. Sendika ile ilgili bir şey söyleyeceğimi düşünerekten hemen "Tabi buyurun, Hoca Hanım!" dedi. Rapor almak istediğimi söyleyince, hayli hayal kırıklığı yaşadığını düşünüyorum. Bana raporları izne kaymakam beyin dönüştürdüğünü, kaymakam beyin de raporları izne çevirmediğini söyledi. Yalan söylüyordu. Çünkü, müdür yardımcımız eskiden kaymakamın izni gerektiğini ama şimdi idare raporu izne çevirdiğini söylemişti. Zaten,şu an okulumuzdaki öğretmenlerden bir tanesi rapor alıp Kayseri'ye gitti. Müdür beye onu söylediğimde o arkadaşın da Doğubeyazıt'ta olduğunu iddia etti. Halbuki daha haftasonu karşılaştım o hoca ile ertesi gün Kayseri'ye gideceğini söylemişti.

Neyse lafın özü, benim şu mülayim sandığım müdür bey bugün bana çok ayıp etti. Kendi desteklediği sendikanın üyesi olmadığımdan beni başından savdı. Sen öyle yaptın ya artık üye olacağım varsa da olmam o sendikaya.

Müdür Bey'in yanından ayrıldıktan 1-2 saat sonra okulumuzun müdür yardımcıları beni çaya çağırdılar. Onlar da beni başka bir sendikaya davet ettiler. Ama tam Birsen-i karalarken, odaya müdür bey tak diye girmesin mi. Bence anladı konuyu. Neyse konu hemen değişti. Müdür Bey, okuldaki diğer müdür yardımcısına ve bir kaç öğretmene sinirlenmiş fena halde. Bugün kutlu doğum haftası nedeniyle okulumuzda yapılan proğramda lokum ikramı yapılmış. Sonra öğretmenler odasında okulun hizmetlilerin "görgüsüz" denmiş. Sebebi de lokumları bitimişler.

Ya hakkaten bazen düşünüyorum da ne okumak ne de büyümek insanı adam yaparmış. Bu harekete sadece bu denir. Hizmetliler de bu lafı duymuşlar. Hemen gidip 1 paket lokum alıp öğretmenler odasına yollamışlar. Müdür bey de tepki gösterdi bu olaya sebep olanlara haklı olarak..

Sonuç olarak edindiğim bilgilere göre rapor alıp ve raporuma başka bir ilde geçirmek benim hakkım. Müdür Bey'e gidip hakkım olan bir şey için danışmak yanlıştı. İnşallah zamanı geldiğinde raporumu alıp kavuşacağım İstanbul'uma...

15 Nisan 2012 Pazar

Güneşli bir pazar...

Doğubeyazıt'ta mevsim bahar ve günlerden pazar. Uzun zamandır yazmadığımı farkettim bloğa... Daha doğrusu elim gitmedi yazmaya. İstanbul...Aşktın sen benim için. O yüzden burda geçirdiğim günlerden haber alamayasın diye yazmadım. İstanbul, duymasındı ondan ayrıyken benim ne kadar eksik olduğumu... İnsanoğlu her şeye alışırmış ya. Ben de alıştım şimdi yokluğuna. Kalabalığının tadı, boğazının kokusu zaman zaman aklıma geliyor; nefes almakta zorlanıyorum bir süre ve sonra normale dönüyorum.

Senin yokluğun var burda. Yokluğunda var olanlarla yetiniyorum, hatta mutlu oluyorum arada. Senden uzaktayım şimdi. Öğrencilerim var, hepsinin gözlerinde ayrı bir bakış, hepsinin dilinde ayrı hikayeler ama yürekleri hep aynı. Hepsi muhtaç bir ele, ellerinden tutulmayı bekleyen minik eller. Ve insan anlıyor ne kadar güçlü bilekleri olduğunu,tuttuğunda o minik ellerden.

Uzağım ya trafiğinden,kalabalığından. Şimdi daha çok duyuyorum kendi sesimi. Senin yokluğunda daha çok okuyorum. Okudukça doyduğumu hissediyorum ve tekrar acıkıyorum. İlerde senle buluştuğumda farkedeceksin senin yokluğunun benden bir şey eksiltmediğini.

Şimdi ne güzelsindir sen...
Bugün güneşli bir pazardı. Güne arkadaşlarla birlikte askeriyede branchla başladım... Belki birazdan da sinemaya gideceğim. Birileri davet etti, güzel film varmış. Sen geldin aklıma acaba bugün sende olsaydım ne yapıyor olurdum. Seni çok özlüyorum İstanbul... Çok özlüyorum...

Yine de mutluyum burda olmaktan. Yüzlerce hayata dokunuyorum, bu sana olan özlemimi bastırıyor biraz biraz...

Sen görmeyeli epey de bir hamarat oldum. Kocaman evim var, tek başıma yaşamanın keyfini yaşıyorum ve her işimi kendim yapıyorum. Temizlik yapmak zaman zaman yorsa da zevk alıyorum. Evime bilerek de televizyon almıyorum. Elimde kahvem kitap,dergi ne bulursam okuyorum. Sıkıldıysam dışarı kahve içmeye çıkıyorum. Eve gelip mutfakta zaman geçiriyorum. Hayatımı seviyorum ama seni çok özlüyorum. Maviliğini, gizemini ben seni çok seviyorum İstanbul... Burda sana olan özlemimi ve aşkımı anlayacak kimse yok, kime anlatsam seni pahalılığından ve acımasızlığından bahsediyor. Ben seni her şeyinle seviyordum. Bir gün sana geri temelli döner miyim bilmiyorum ama sen benim hep aşkım olacaksın İstanbul...

Sen bana unutmayı öğrettin İstanbul, tüm olumsuzlukları unutmayı ve her şeyi sevebilmeyi öğrettin. Şimdi hayallerim var sana dair... Uçaktan indiğimi ve yeğenlerimin beni karşılamasıyla başlayan hayallerim.. Ve yeniden Taksim, Kadıköy, Ortaköy, Bebek ve yeniden Moda sahil... Öpüyorum seni İstanbul hasretle öpüyorum ...

26 Mart 2012 Pazartesi

Yalnızlığın İçinde Kalabalık Olmak...


Bugün günlerden, başbaşa kalmak,
Aylardan, yalnızlığın içinde kalabalık olmak.
Hani tutarsın da nefesini
Nefessiz kalınca aldığın ilk nefes gibidir, mevsim.

Sevdiklerinden uzakken, yeniden sevmekti
İçinde bulunduğumuz an.
Gözlerimi kapattım şimdi,
Rüyada gerçeğe daldım.
Kimsenin iz bırakmadığı o masum gerçeğe...

Sesler kayboldu birer birer,
Duyar gibiyim artık kendi sesimi.
Sesimde gerçek, gerçekte umut...
Bir umut ki meçhula giden patika yol,
Nereye çıkacak, bilinmez.

6 Mart 2012 Salı

SABIR



Sabır güzel meziyetti dillerde..
Sabrettikçe alışıyorduk
Azaldığını sandığımız sızılara
Ve seviyorduk her gün biraz daha, siyahı.

"Sabır" demiştim oysa
İlaç olurdu yaraya
Sabredersen geçer demişlerdi
Geçmezmiş...
Her zaman çare olmazmış sabretmek.

Beklediğin otobüs varmak istediğin yere
Götürmeyecekse seni,
Ettiğin sabır, her gün vurur
Yüreğine yüreğine...

O yüzden gecikirse
Beş dakika bekleyip gitmek lazımdı belki.
Ama sen öyle bendin ki
Nolur beş dakkaya bir kala...
Bu şehirde erkenden güneş batarken
Karanlığa bırakma beni.

25 Şubat 2012 Cumartesi

(Doğu)beyazıt'ta yaşamak!

























İlk önce terddüt edersin... Nasıl yaparım orada, alışır mıyım kısa zamanda ? diye sorular sorarsın kendine. İçin sıkılır bunalırsın düşünmekten. Sonra gelirsin Doğubeyazıt'a...

Uçaktan inince bembeyazdır yeryüzü. Uçak yanlışlıkla Sibirya'ya mı indi diye düşünürsün bir an, sonra yok canım Ağrı burası dersin.

Ağrı'dan Doğubeyazıt'a doğru 1 saatlik yolculağa uzanırsın. Zaman zaman köylere rastlarsın yol üzerinde. Yollar buz tutmuştur, korkarsın kayacağız diye, ama taksiyi süren şöfor tecrübelidir buzda araba sürmeye. Doğubeyazıt'a yaklaştıkça buzlanmalar azalır ve renk beyazdan kahverengiye dönüşür.Sağ salim gelirsiniz Doğubeyazıt'a.

Doğubeyazıt, iklim olarak Ağrı merkezden çok daha yumuşaktır. Bu iklim değişikliği insanlarının kişiliklerini de etkilediğini farkedersiniz. Halkı çok yardımseverdir. Doğu ile özdeşleşmiş olan "mahrumiyet" kelimesini Doğubeyazıt'ta çok kullanamazsınız.
Nerdeyse aradığınız maddi olan her şeyi burda mümkündür. Maneviyat hakkında söz veremem. Mutlaka özlem krizleriniz olur.

Barınma problemi hiç yaşamazsınız. Çünkü turistik bir ilçe olduğundan ve çok sayıda devlet memuru yaşadığından sürekli bir yandan yeni apartmanlar inşaa edilmektedir. Evlerin çoğu kaloriferlidir. Benim gibi ateş yakma özürlüsü iseniz. Bu evler sizin için velinimettir. Yani burada asansörlü, kalorfierli ve sıcak suyu olan, güvenliği sağlam daireler bulmanız mümkündür. Fiyatları buraya nerden geldiğinize bağlı olarak size pahalı ya da ucuz gelir. Eğer istanbul'dan geliyorsanız 160 m2 eve 350 lira kira,150 lira yakıt ödemek size pahalı gelmeyecektir. Ama bir ev arkadaşı bulduğunuzda bu fiyatın daha da düşmesi olası.

Gelelim ilçenin sosyo-ekonomi ve kültürel durumuna. Buraya aşırı büyük beklentilerle gelmediyseniz çok hayal kırıklığına uğramazsınız. Kızlar için konuşuyorum; eğer çok uç şeyler giymiyorsanız burada gardoraplarınızda çok değişiklik yapmanıza gerek yok. Sokakta dikkat çekmezsiniz. Çünkü burda halk yerel kıyafet giymiyor. Ve aynı şekilde hepsi Türkçe konuşabiliyor. Aksanları olsa da anlayabiliyorsunuz onları. Zaten ilçede batıdan gelen çok fazla insan var. İster istemez kısa zamanda çoğu ile tanışıyorsunuz. Çok rahat bir arkadaşınızla çıkıp bir cafeye gitmeniz mümkündür. Eğer merkezde iseniz sokakların çoğu sensörlüdür, siz yürüdükçe ortalık aydınlanır.
Burda hava erken kararır. Ama çok rahat dışarda gezebilirsiniz. Ama yine de tedbirli olmanızda fayda var, mümkünse yalnız olmayın.

Alışveriş yönünden 2M migrosu ve onun üstünde sinema salonu ve kocaman bir cafe bulunmaktadır. Oraya gittiğinizde mutlaka tanıdık birileriyle karşılaşırsınız. Genelde batıdan gelen devlet memurları orada takılırlar.

Sağlık açısından 1 devlet hastanesi 1 de özel hastane var, henüz oralara gitmedim, Umarım bundan sonra da gitmem gerekmez. Ancak fizik tedavi, cildiye gibi bazı bölümlerin bulunmadığını duydum.

Doğubeyazıt'a geldiyseniz abtigör köftenin tadına bakın, eğer et yiyenlerdenseniz. Burada tarım çok gelişmemiş. Sebze ve meyve genelde Igdır ya da İran'dan geliyor. O yüzden manavları pahalıdır.

Halkı fakir değildir. Genelde bir çoğu kaçakcılıkla uğraşır. Çünkü İran ile sınır kapısı vardır. Buranın ünlü pasajlarını gezmeden gitmeyin sakın. İstanbul'un kapalı çarşısının ucuz versiyonu. Kaçak gelen malların satıldığı pasajlardır bunlar. Geniş bir zamanda gezerseniz eğer güzel şeylere rastlamanız mümkündür.

Doğubeyazıt'ta yaşamak farklıdır. Kendini buraya ait hissederken bir o kadar da burdan kopuk hissedersin. Her şeyden uzaklaşmak isterdim, kimsenin olmadığı bir yerlere gitmek isterdim. Kimseyle konuşmadan geçirdiğim günlerim olsun derdim. O kadar yorgundum. Şimdi öyle bir yerdeyim. Bundan sonra ne olur? zaman gelsin de görelim..

6 Şubat 2012 Pazartesi

VEDA


Son gecemdi dün gece İstanbul'da. Şimdi bambaşka bir şehirden bakmaya devam ediyorum dünyaya. Kim derdi ki onunla bir gün ayrılacağız. İçimde garip bir his var. Yepyeni bir hayata başlamanın arifesinde, her şeyin eskisinden çok farklı olacağının bilincinde olmakla birlikte bambaşka hissediyorum. Ama korkmuyorum bu şehirden ayrılırken, doğrusunu söylemek gerekirse çok üzülmedim de sadece çok özleyeceğimi biliyorum.

Çok farklı bir iklimde bambaşka hayatlara dokunacağım gittiğim yerlerde. Kendimle başbaşa kalacağım zamanlarım olacak. Zor anlarım da olacak ama ben hissediyorum.. Kulağıma güzel sesler geliyor uzaktan. ve ben İstanbul'u terkettim. İstanbul ile birlikte terkettiğim bir çok şey oldu. Hepsi geride kaldı. Kimisini çoktan unuttum kimisini ise unutmak üzereyim...

Şimdi söz bile veremiyorum İstanbul'a bir daha geri döneceğimin garantisini..

29 Ocak 2012 Pazar

Fatmagül'ün Suçu Ne ? setinde...

Bu kadar karmaşıklığın arasında çok farklı bir gün geçirmiş olmanın tazeliği henüz daha üzerimdeyken paylaşmak istedim.

Dün akşam evde otururken telefonum çaldı. "Family ajanstan arıyoruz. Fatmagül'ün suçu ne dizisi için oyuncu arıyoruz hemşire rolünde yarın medi life hastanesine gelebilir misiniz?" dediler. Ben ilk önce ne dediklerini çok anlamadım. Birileri kekliyor sanırım diye düşündüm. Ama sonra ciddi olduklarını farkettim. Birazcık havaya girdim itiraf ediyorum:) Allah, dedim belki de oyuncu olarak devam edeceğim diye bir takım hayallere girdim. Ertesi gün yani bugün erkenden hazırlanıp hastaneye doğru yol aldım. Öncesinde internetten biraz araştırdım, çünkü dizide ne olup ne bitiyor hiç haberim yoktu.
hastaneye girdim. Benim gibi insanlar gelmişlerdi hep bekliyorlardı, iştahım kaçtı onları görünce. Sonra biraz bekledik. Ben iyiden sıkılmaya başlarken Engin'i gördüm. Allah'ım o neydi öyle! İlk önce boş bulundum böyle kocaman gülümseyip resmen el salladım ona. Baktı o da bana tanıyor muyum diye. Sonra çekimler başladı.. Bazı yerlerde sekreter hemşire bazı yerde de koridorda yürüdüm. Bir yerde de ENGİN in odasına girdim. Odada yalnızca o ve ben vardım . Başında bekledim :) Onu gördüğümde verdiğim tepkiden olsa gerek çekim sırasında bana bi kaç defa uzun uzun baktı. Duruşu yürüyüşü bakışı her şeyi mi karizma olur bir insanın? Çok havalıydı haliyle..Şu an hala etkisindeyim, çarpıldım çarpıldım..İlk görüşte Aşk bu mu acaba ? :)

Öğlen yemeğinde aynı masada çaprazımda oturdu. Beren Saat de vardı masamızda. Ama dizi oyuncularından en samimi olan Serdar Gökhan'dı. O heybetli duruşun içinde kocaman sıcacık, samimiyet akan bir yürek duruyordu. Ben yanından geçerken bana bir şeyler söyledi:) Biraz konuştuk, kaş yapımın güzel olduğunu ama bana biraz sertlik kattıgını söyledi .. Biraz yumuşatırsam iyi olurmuş kaşlarımı :) üzgünüm Serdar abicim ama kaşlarımı böyle seviyorum :) Seni de çok seviyorum=) Sonra fotoğraf çektirdik onunla, fotoğrafı ortaya yaymamamı rica etti. Eşi görürse kızarmış :)

Zaman zaman sıkılıp mızıkçılık yaptım. 1 gün boyunca setteydim. çıkmak istedim ama en son ayrılan ben oldum. O sırada çok iyi farklı insanlarla tanıştım.

Sumru Yavrucuk, oyunculuğuna hayran olduğum insanlardan biridir. Onun performansını canlı canlı izleme fırsatı yakaladım.

Dizi setinde gördüğüm edindiğim farklı izlenimler de oldu. Ama onları paylaşmayacağım.

Bir de dizi oyunculuğu hakkaten zor iş. Neredeyse 12 saat cumartesi pazar demeden çalışıyorlar. Ama tabi karşılığını da alıyorlar.

Bugün İstanbul'un bir başka yüzünü daha görmenin şükründe ve özlemindeyim.. Bu perşembe kanal d ekranlarındayım :P :D :D

24 Ocak 2012 Salı

PERDE IV (İstanbul Vedası....)

"Hakkın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üst...ünden daha iyi olmayacağını?"

Bir yere gideceğim adı İstanbul olmayan, insanları İstanbul olmayan bir yere.. Nereye kadar kaçabilirdim ki İstanbul'dan kaçmamaktan... Yine vedalar görünüyor önümde, bilirsin ki vedaları da sevmem öyle, bu sefer kısa tutacağım tüm vedalaşmalarımı. Çok sessiz bir ayrılış olacak bu defa. Severek ayrılan, ayrılmak zorunda olan iki sevgili gibi.

Giderek mantığımın sesinin gürleşmesi ürkütüyor beni. Yaptığım ne kadar mantıklı bilinmez.. Çılgınlıktır belki.

Bu kadar şifreli konuşma yeter. Zaman zaman kpss aşağı- kpsss yukarı yazmıştım buraya da.. Sınava son bir ay kala çalışıp onun dışında her gün bir yerlerde olduğum sınav sürecimin sonunda bir 2011 mezunu olarak 88.336 aldım.

Aslında hep şöyle istemiştim. Ağustos atamasında atanamayayım, Şubat atamasında daha iyi bir yere gitme imkanım olsun. Şimdi durum kısmen öyle... Ağustosta atanamadım. O süreden şimdiye kadar İstanbul'daydım. İstanbul ile hayli haşır neşir oldum. Geriye dönüp baktığımda hep güzel anılarım var İstanbul'a dair. Şimdi 1 hafta sonra bir yer adı öğreneceğim. 4 yıl orada yaşayacağım bir yer ismi. Oraya gitmemek, "İstanbul!" diye diretmek de mümkün; ama eskisi kadar iştahlı değilim burada yaşamaya. Zaman zaman özleyeceğim, burnumda tütecek, eminim.. O zaman da ilk fırsatta gelip istanbul'dan güzel bir öpücük alıp, geri döneceğim, her nereyse oraya..
İnsanın bir karar vermesi ne kadar büyük bir rahatlık... Geleceğe dair kararlar almak çok önemliymiş gerçekten...

Önümüzdeki cuma daha da netleşecek olan hayatıma karşı hislerim tıpkı ilk gecesinde tanışan çiftler gibi. Çünkü cuma günü sonuçlar açıklanacak ve ben pazartesi bambaşka bir yerde göreve başlayacağım. O zaman burada ya da başka bir yerde ............ günlükleri adı altında bir yazı dizisi oluşturmayı düşünüyorum :)

Geleceğe dair umutluyum. Yeter ki Allah yaşama sevinci versin. Yaşama sevincim oldukça kendimde benim bile şaşırdığım gücü hissediyorum.

Bambaşka bir perde başlıyor bu sefer...

Ve ben İstanbul ile sessizce vedalaşıyorum.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Siz küçükken ne olmak isterdiniz?

Ben küçükken herkes sorardı büyüynce ne olacaksınn? diye ben de kimi zaman doktor kimi zaman öğretmen kimi zaman avukat,eczacı falan.. Ama aslında bunları olmak istemiyordum. Olmak istediğim şeyi söylemeyi utanıyordum; çünkü ben büyüyünce dansöz olmak istiyordum. :) Bu isteğimden ötürü de kendimi içten içe suçluyordum. Neden ben de diğerleri gibi normal meslekler seçmiyorum diye.

Şimdi bu düşüncelerim aklıma geliyor da, gülmekten kendimi alamıyorum. Halbuki ne kadar masum düşüncelerdi, dans etmeyi sevmek neden günah olsundu ki? Çevrenin etkisiyle günah bir meslek olarak resmetmişim mesleği kafamda.

Şimdi dansöz müyüm? HAYIR :D Ama hala ilgim yok değil, belki de eğitimini alıyorumdur. :) Mesleğim olmasa da kendime dansöz olurum ben de... Gerçekten kendimi o müziğe verdiğimde her şeyi unutuyorum. Terapi gibi geliyor. Çok mutlu oluyorum :)

Hayatta sizi mutlu eden noktaları keşfetmek gerçekten çok büyük bir kazanç. Siz de kendinizin derinliklerine inin belki hiç farkına varmadığınız ya da önyargılarınızdan dolayı ketlediğiniz ilgileriniz olabilir:)

Şimdiden kolay gelsin ve sonradan iyi eğlenceler :))
http://fizy.com/#s/1aiidq

17 Ocak 2012 Salı

Bundan böyle önümüze bakıcaz. Gülümseyeceğiz, yeri geldiğinde en sevdiğinin omuzuna gidip ağlamayı bileceğiz, ben bir ağlamayı bir de gülmeyi çok seviyorum. İkisinden sonra da bir rahatlama çöküyor üzerime. Eskileri hatırlarken "hey gidi günler!" dememiz yeterli... Eskiye bakıp da yeniyi kullanmadan eskitmenin luzümü yok. Hayat güzel, küçücük şeylerden mutlu olabilen insanlar var hala.. Bunlardan biri de sizseniz şimdi bu cümleyi okurken bir daha mutlu olun, zira siz bu dünyadaki nadir insanlardansınız.

Bugün hava güneşliydi. Annemle konuştum. Otobüste bir küçük bir bebek bana gülümsedi. Bugün çok mutluyum! Ertesi gün depresif olabilirsiniz, yaya kaldırımından geçerken size çarpan birini dövme hissi oluşabilir içinizde. Ya da ne bileyim gülmek çok zahmetli bir iş haline de gelebilir. Bunların hepsi insanlık belirtisi; sevinç, hüzün, mutluluk, huzur, şefkat,şehvet, korku,huzur... Bunların hepsi daha da fazlası küçücük bir beden de bulunabiliyor ve farklı kombinasyonlarından farklı ruh halleri ortaya çıkıyor.

Elif ŞAFAK 'ın SÜT romanını giderek daha çok özümsüyorum içimde... Acaba her kadın böyle gel gitler yaşar mı? Kadın olmak bir yük olur mu herkes için bu ülkede?

Özgür olmak istersin. Bağlansan da bir şeye her an iplerini koparıp gidecekmişsene özgür... Bir yandan da sahiplenilmek istersin, kocaman kollar olsun etrafında , hep sıkı sıkı bir o kadar da gevşek sarsın ki hep kalbin gülsün yanında...

16 Ocak 2012 Pazartesi

Bana kimse dolambaçlı cümleler kurmasın bu saatten sonra... SAKINN!!!
Dosdoğru söyleyin ne söyleyeceksiniz.
Eskidendi o bulmaca çözmeyi sevişlerim.
Şimdi sevmiyorum ne çengelini ne de soldan sağa olanları.
Dümdüz olmayı seviyorum ben, kalbimde ne varsa pat diye söylemeyi
Yoluma devam etmeyi.
Biraz da taşlaşmış içimde bir yerler..
O yüzden ağlamıyorum kimsenin arkasından.
İnsanları seviyorum, ama onlara olan sevgimden
Kendime olan sevgimi azaltamıyorum artık.
Bencillik mi nedir adı neyse ?
İsimlere takılmıyorum.
Bazen çok uzak memleketlere gitmek istiyorum.
Sonra bir şeyler beni çağırıyor buralardan.
Evimin kokusu...

Biraz yorgunluk var üzerimde
Ağlayınca geçer mi?
Kendimi bir yerlerde güvende hissetmek istiyorum.
Bir yeri sahiplenmek
Bir o kadar da ordan her an uçabilecekmiş gibi,
Yaşamayı istiyorum.
Zamanı geldiğinde de artık
Gitmeyi istiyorum sonsuz ve dingin bir yere.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Hala atama haberi yok hala! Neyse ki çok da bağlamıyor atama durumunun olup olmaması ama insan yine de acaba olacak mı olmayacak mı diye düşünmesi stres yapıyor. Son günlerde iş hayatı baya yordu. Dinlenemiyorum,üstüne de İstanbul'un şu zamanlardaki gıcık mı gıcık havası olunca çifte etki yapıyor. Yolda yürürken insanların bana çarptığı zamanlarda dönüp dövmek istediğim olunca, kendimden korkuyorum. :) Bir de şu sıralar kareteye başlama durumum var laf aramızda. Fena tehlikeli olabilirim.

Ya bugünlerde içimde huzursuzluk desem değil bir keyifsizlik hakim. Aslında yolunda her şey de... Mutluyum... Huzurluyum...Tüm suç bu kış mevsiminde... Ne yaparsam yapayım keyif alamıyorum. Geçenlerde Johnny Depp film yapmış gidelim dedik, Johnny bile keyiflendirmedi.. Filmi de beğenmedim bu arada gitmeyin benden söylemesi( Tutkunun Günlükleri)

Gönül alemimde hiç olmadığı kadar rahatım... Nirvana'ya ulaştım belki de.. İnsanın yüreğinin özgürce hareket edebilmesi de güzelmiş... Çevreme bakınabilmek zaman zaman mutlu eden tek şey beni. Daha ziyade eğleniyorum.. İnsanlar diyorum hoşlarmış ya :)
Şimdi şarkılar söyleme zamanı daha çok.. Her gün başka bir şarkı var dilimde...

Off tek sorun Kış! bi bit lütfen ya ! Şemsiyenden montundan yağmurundan yaşından bıktım. Beni rahat bırak ...

4 Ocak 2012 Çarşamba

Türkiye Gibiyim! :)

Bu sabah işe hazırlanırken, bir yandan da bir sabah programını dinliyordum, ilginç bir şey öğrendim. Türkiye'nin burcu yengeç yükseleni akrepmiş. Bu yüzden de oryantel yapısı varmış yani 10 yıl kafasının üzerindde taşıdığı bir şey 10 yılın sonunda onun için hiç bir şey ifade etmeyebilirmiş. Duyguları çabuk değişebiliyormuş yani. Bu bana neden ilginç geldi? Çünkü ben de yükseleni akrep olan bir yengeç burcuyum. Yani benimde mi duygularım çok değişken? Evet insanlar hakkında duygularımı değiştirebildiğimi biliyorum ama bunu mantıkla yapabiliyorum, kendimi bıraksam sadece duygusal tarafından baktığımda değiştirebileceğimi sanmıyorum. Ama bunu öğrenmek beni mutlu etti. Türkiye ile burcum ve yükselenim aynı :) Türkiye gibi Hatunum !:D